Yazı: Nagihan GÖRKEN
Fotoğraf: Zafer KILIÇOĞLU
Deniz ve gökyüzü ufukta sarmaş dolaş olmuştu. Sevinç çığlıkları, atılan kahkahalar, türlü şakalar tam da dingin bir pazar gününe yakışır cinstendi. Ancak taşı toprağı altın zannedilerek hücum edilmiş, bunun sonucunda işin içinden çıkılmaz bir kalabalığa ve zenginliklerini gölgeleyen, gökyüzünü delercesine dikilmiş binalara yenik düşmüş bir dünya başkentinin kurtarılmış bir bölgesini keşfetmek ise olağanüstüydü.
Tıpkı hayatımda yaşadığım bu macera gibi…
Gecenin üçünde çalan alarmla uyanıyorum. İçimde garip bir telaş var. Çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz bir masalın gerçek hikayesini gözlemleyeceğim, kolay değil!
Dışarıda beni almaya gelen 3 kuş gözlemcisi var; Zafer, Erhan ve Burak.
Saat gecenin üçü. Hayatı sorguladığım anlar. Neden? Neden böyle bir şeye kalkışmıştım?
Peki ya bu 3 pırıl pırıl insan? Yoğun iş tempolarında, izinli oldukları tek pazar gününü hem de gecenin üçünde kalkarak neden bu olaya vakfetmişlerdi?
Bunu saatler sonra öğrenecektim ve tüm bunlara değdiğini anlayacaktım. Sadece o mu? Hayır!
Doğru bildiğim yanlışları, hiç bilmediğim doğruları da kavrayacaktım.
Vakit kaybetmeden yollara düştük. İstikamet; Büyükçekmece’nin Güzelce beldesi.
Boğazı geçerken güneşle göz göze geliyoruz. İstanbul’un fiziksel kargaşasını geride bırakarak yola devam ederken, yaklaşık 500 yıl önce mimari deha Koca Sinan tarafından yapılmış “şaheseri” görüyoruz. Mimar Sinan’ın imzasını attığı tek yapı olan Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü ya da bugünkü adıyla Büyükçekmece Köprüsü, tüm heybetiyle hâlâ yıllara meydan okuyor. Büyükçekmece Gölü ile Marmara Denizi arasında bir gerdanlık gibi uzanan taş köprü, Sinan ile cihan hükümdarı Kanuni’yi son kez bir araya getirmiş. Sultan Süleyman Zigetvar Seferi’ne gitmeden önce Koca Sinan’a köprüyü yapması için emir vermiş ve 1566 yılında köprü inşaatı başlamış. Kanuni seferde ölünce de bu eser oğlu II. Selim zamanında tamamlanmış.
Mimar Sinan’ın bile “Şaşılası, hoş bir köprüdür, eşsizdir. Uzun boylu, hilâl kaşlı bir güzeldir” diye övdüğü bu eserini görmenin keyfine varıyoruz.
Bu seyrin keyfine, hedefe gittikçe yaklaşmanın heyecanı da eklenince kalbimin ritmi hızlanıyor.
Güzelce’deyiz. İstanbul’un kurtarılmış bölgesi. Umarım bu güzel belde insanlığın açgözlülüğüne paçasını kaptırmaz ve yıllar sonra da Güzelce için aynı cümleleri kurabilirim.
Yolda kahvaltıyı çorba ile yapan bizler, kendimize gelmek için bu kez belde kahvesinde Türk kahvelerimizi yudumluyoruz. Derken beklediğimiz telefon geliyor ve kalkıyoruz.
Kuş gözlemcilerinin babası, ağabeyi bir yaban hayat sevdalısı, doğasever Fikret Can ile buluşmaya gidiyoruz. Marinada karşılıyor bizi. Tam da belgesellerden fırlamış bir portre Fikret Can. O doğaseverlere has içtenlikle kucaklıyor bizleri.
Aylardır kafamda deli sorularla iple çektiğim leylek göçünü gözlemlemek üzere Güzelce’deyiz işte.
Artık hazırız, görevimiz: Leylek sayımı.
Sayımı Doğa Derneği’nden Koruma Programı Koordinatörü Itri Levent Erkol, gönüllü Elif Dilek Salık, fotoğrafçı Cansu Kabakçı ile birlikte yapacağız. Onlar marinanın kayalıkları üzerine dürbünlerini yerleştirmiş, göreve hazırlar. Bir ara aramıza 10 yıldır Fikret Can ile birlikte kuşları gözlemleyen Emine Nurhan Tekin de katılıyor.
Tanışma faslının ardından ufukta bir karaltı beliriyor. İşte beklediğim/beklediğimiz an!
Termale girmiş leylekler sarmal şeklinde İstanbul’un üzerinde süzülüyor. Dürbünlere koşuyoruz hemen. Binlerce leylek elimi uzatsam dokunacağım mesafede. İşte ilk kez bu kadar yakınım bu eski dostlara. Ben leyleklerin takibinde zorlanırken dernek üyeleri binlerce leyleği bir çırpıda sayıyor. Şaşkınlığım bu çabukluk karşısında artıyor. Yılların deneyimi olsa gerek…
Onlarla değil yüzlerle, binlerle ifade edilen sonuçları Elif, hemen sayılan saatle birlikte gözlem kağıdına not ediyor. İlk ve muhteşem bir deneyim olarak ben de kendi haneme kaydediyorum o anları.
Ardından bir sürü, bir sürü, bir sürü daha…
Sayım devam ederken emekli bir hukukçu ve doğasever olan Fikret Can ile sohbete koyuluyoruz. 30 yıl önce bir doğa yürüyüşünde karşısına çıkan yaralı bir kartal, O’nun kuşlar ve yaban hayatıyla bir bağ kurmasına neden olmuş. Can, “hayvan” kelimesini kullanmaktan imtina ediyor; “Onlar bizim yaban komşularımız” diyor. Türkiye’nin dört bir yanındaki gönüllüler kendisiyle iletişim halinde. Nerede yardıma ihtiyacı olan bir kuş varsa hemen onu arıyorlar.
Kuş gözlemciliğini “nefis bir hobi” olarak nitelendiren Can, şehrin beton yığınlarından kendini sıyırıp doğaya çıkan insanların kendi gözünde makbul olduğunu söylüyor.
Leylekler ilkbahar ve sonbahar olmak üzere yılda iki kez göç ediyorlar. İlkbaharda üreme bölgelerine göç eden leylekler yavrularıyla birlikte sonbaharda kışlama alanlarına dönüyor. Türkiye’de ve Avrupa’da en çok görülen türler ise leylek ve kara leylek.
Leyleklerin Avrupa’da en çok üredikleri alanlar; Polonya civarı, Beyaz Rusya, Letonya, Moldova, Rusya’nın batısı. Aslında İngiltere hariç Avrupa’nın her yerinde ürüyorlar. Türkiye’de ise Trabzon, Rize ve Artvin hariç 78 şehirde leylekler ürüyor. Bu üç ilde ürememelerinin nedeni ise o şehirlerin ormanlarla kaplı olması. Çünkü leylekler sığ sularda, bataklıklarda besleniyorlar. En büyük besinleri ise kurbağalar, yılanlar, çekirgeler, fareler, kertenkele gibi sürüngenler.
Leylekler, termalleri (sıcak hava akımı) yakalayabilmek için gündüz göç ediyorlar. Gece sıcak hava akımı olmadığından sulak alanlarda geceliyorlar ve hatta alan güvenli ise uzun süre de kalabiliyorlar.
Yorucu ve tehlikeli olan göç yolculuğunda amaç, uzun mesafeyi az enerji harcayarak kat etmek. Bu nedenle kanat çırpmak yerine süzülüyorlar. Bunu da sıcak hava akımı yani termalleri kullanarak yapıyorlar. Termaller deniz ve göl gibi su kütlelerinin üzerinde oluşmadığı için göç rotaları daha çok karaya bağlı.
İlkbaharda Afrika’dan Avrupa’ya göçler sırasında batıda ve doğuda iki göç yolunu kullanıyor leylekler. Konu göç yollarından açılmışken bu noktada 10 yıldır göç yollarını gözlemleyen Fikret Can’a bırakıyorum sözü:
“Ülkemizde 485 tespit edilmiş, fotoğraflanmış, gözlemlenmiş kuş türü var. Bunların neredeyse yarısı yerli tür yarısı da göçmen. Göçmen kuşların bir yol izlemesi gerekiyor. Göçmen kuşlar genellikle kural olmamakla birlikte geniş su yüzeylerini geçemezler. Kışı Avrupa ve Türkiye’de geçiren kuşlar denizleri geçemedikleri için Afrika’ya gitmek için çok dar iki geçit kullanırlar. Bunlardan biri Cebelitarık Boğazı diğeri de İstanbul Boğazı’dır ki hiç vazgeçilmeyen muhteşem bir göç yoludur. Bilim insanları Cebelitarık Boğazı’nı batı göç yolu, İstanbul Boğazı’nı ise doğu göç yolu olarak nitelendirirler. Şöyle de bir gerçek var; Avrupa’da üreyen göçmen kuşların yüzde 90’ı İstanbul Boğazı’nı kullanırlar. Çok az bir bölümü yani İspanya, Portekiz, Batı Fransa’da üreyen türler Cebelitarık Boğazı’nı kullanırlar. Bu yüzden İstanbul Boğazı’nı hedefleyen türlerin kullandığı doğu göç yolu eski dünyadaki göçmen kuşların otobanıdır. Göçmen kuşların en tanınmışı ise leyleklerdir. Ülkemizde çok sevilen leyleklerin yüzde 90’ı göç sırasında bizim ülkemizden geçer.
Ben 10 yıldır bu göç güzergahının kalbi olan Büyükçekmece -Silivri – Çatalca arasında gözlem yapıyorum. 10 yıllık gözlemlerime dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim ki burada yani tam olarak ifade etmem gerekirse Kumburgaz- Tepekent arasında her yıl sonbaharda bir milyon leylek geçiyor. Avrupa kıtasında üreyen bütün göçmen kuşlar sonbaharda bir yerlere gitmek zorundadır ama temel hedef Afrika’dır. Hindistan ve Ortadoğu’ya giden göçmen kuşlar da vardır ancak bunlar azınlıktadır. Avrupa’da üreyen leyleklerin ise tamamının hedefi Afrika’dır. Onlar İstanbul Boğazı’nı geçtikten sonra İğneada- Enez arasındaki yaklaşık 200 kilometre mesafeden yurdumuza girerler. Kuzey rüzgârlarının baskısıyla Marmara sahillerine yığılırlar. Çanakkale, Şarköy, Tekirdağ, Silivri, Büyükçekmece gibi… Bu yüzden büyük göç genelde bu alanda görülür.”
Göç tarihinin yavruların yetişme tarihiyle örtüştüğünü bunun da temmuz ayının sonuna denk geldiğini belirten Can, en minik göçmen kuşlar olan kırlangıçların ağustos ayı başında göçü başlattıklarını ifade ediyor. Leylekler de aynı dönemde göç etmeye başlıyor ve 1 Ağustos’ta başlayan göç, ekim ayına kadar devam ediyor. En yoğun göç dönemi ise 15 Ağustos-31 Ağustos tarihleri arasında. Can, bu tarihleri de ekip arkadaşlarıyla birlikte yaptığı 10 yıllık gözlemlerine dayanarak söylüyor.
Avrupa’dan Afrika’ya tahmini 15 bin kilometre (kuş uçuşuyla) yol yapıyor kuşlar. Fikret Can, gözlemlerine dayanarak leyleklerin hiçbir kural tanımayan karışık bir uçuş sistemi kullandıklarını anlatıyor. Bazı leyleklerin geldikleri yöne doğru kilometrelerce yol kat ettiklerini ancak önünde sonunda yolu bulduklarını belirtiyor.
Bilim insanları leyleklerin manyetik alan dalgalarını takip ederek göç yolunda ilerlediklerini, doğal pusulalarının olduğunu ifade ediyorlar. Öyle ki anne babası olmayan, insanların yetiştirdiği yavruların da göç ettikleri gözlenmiş.
Kuşları, taktıkları vericilerle de izliyorlar. Buna dayanarak 20-25 bin kilometre yaptıkları da biliniyor.
Fikret Can bazı verilerin yanlış olduğunu söylüyor ve devam ediyor: “Örneğin göçmen kuşlar deniz geçemez deniyor. Asla öyle bir şey yok! Denizi geçebiliyorlar ancak denizi geçmek istemiyorlar. Bu bilgiyi de gözlemci arkadaşlarımla birlikte düzelteceğiz. Sayı konusunda da aynı şey söz konusu. Mesela dünyada 500 bin leylek olduğu söyleniyor bugüne kadar derlenen bilgilerde. Ama ben burada sadece bir mevsimde yani 1 Ağustos ila 30 Eylül arasında yaptığım sayımlarda gördüm ki bir milyon leylek geçiyor. Arı şahinleri, çaylaklar (kara), bildiğimiz tanıdığımız bir sürü kartal da geçiyor buradan.
Can, leyleklerin ilkbahar göçlerini ise “inanılmaz bir ritüel” olarak nitelendiriyor.
İlkbaharda ilk önce erkekler gidiyor ve dişiler gelene kadar yuvalarını hazırlıyorlar. Dişi geldiğinde kendisine büyük bir zarafet gösteriyor erkekler. 1 ila 7 arasında yumurta yaptıkları bilinen dişilerin 33 günlük bir kuluçka dönemleri oluyor. Eşler dönüşümlü olarak kuluçkaya yatıyorlar. (Keşke insanlık da yavru yetiştirme konusunda onları örnek alsa diyor Fikret Can)
33 günün ardından yavrular yumurtadan çıkıyor ve bundan sonraki süreç aşama aşama gerçekleşiyor. Yavrular çıplak doğuyor ve 3 haftalık olana kadar da mutlaka ebeveyninden birinin yuvada kalması gerekiyor. Çünkü hem güneşten hem de yırtıcılardan yavruların korunması gerek. 3 haftadan sonra yavrular palazlanıyor. Annelerinin korumasına ihtiyaçları olmuyor. Ve bu aşamadan sonra ebeveynlerin yem peşinde koşma süreçleri başlıyor. Çünkü yavruların müthiş bir tüketimi var. 4 yavrusu olan bir aile yuvaya günde 3 kilo canlı yem getirmek zorunda. Çünkü her yavru 500 gram canlı yem yiyecek ki 60 gün gibi kısa bir sürede 4-4,5 kiloya ulaşarak göçe yetişebilsin. Yavrularını 60 gün besledikten sonra anne ve baba yuvayı terk ediyor. Çünkü yavrularını besleme dönemlerinde kendilerini besleyemedikleri için zayıf düşüyorlar. Bu kez yuvadan kendi karınlarını doyurmak için ayrılıyorlar. Enerji depolamak zorundalar yoksa göçe gidemiyorlar.
Beslenme süreçlerinden sonra yavrular kısa kısa uçuşlara başlıyor. İlk önce komşu binaların çatılarına uçuyorlar. Çok çabuk gelişen yavrular birkaç gün sonra beslenme alanlarına ulaşacak kadar ustalaşıyorlar. Kendi kendilerini beslemeye başlıyorlar ve 1 ay boyunca kendi yuvalarına dönüyorlar. Bu süreci de anne baba göçe hazırlanmak için oburlukla geçiriyor ve 1 ayda göçe gidecek enerjiyi topluyorlar. Göçe önce yavrular gidiyor. 1 Ağustos’ta başlayan göçte sürülerin yüzde 90’ını o yılın yavruları oluşturuyor. Yavrular da tek başlarına değil yavrulayamayan, eş bulamayan ya da yavrularını kaybeden bu nedenle de yola erken çıkan erişkinlerin liderliğinde göçe başlıyorlar. Leylekler beyaz gövdeli, siyah kanatlı, kırmızı gagalı ve ayaklı oluyor. Yavruların ise gagaları siyah oluyor ve yetişkinlerden bu özellikleri ile ayırt ediliyorlar.
Göç yolu uzun ve çeşitli tehditlerle karşı karşıya göçmen kuşlar ve elbette ki leylekler. Habitat yani yaşam alanlarının kaybı en büyük sorun olarak karşılarına çıkıyor. Onların ikmal alanları olan sulak alanlar maalesef insanlar tarafından yok ediliyor. Bu nedenle de sayıları azalıyor sürekli.
Bir diğer önemli ve ülkemize has bir sorun olarak da Fikret Can çıplak elektrik hatlarını gösteriyor ki bu çıplak hatlar nedeniyle yaşanan leylek kayıplarını “soykırım” olarak nitelendiriyor. Bu noktada sözü yine kendisine bırakıyorum:
“Leylekler, Trakya’dan girdikten sonra orman kalmadığı için bacalarımızda ve yüksek alanlar olduğu için elektrik direklerinde tünüyorlar. Böyle olunca da elektrik akımına kapılıp, telef oluyorlar. Büyükçekmece Güzelce’den Edirne’ye uzanan hatta her direğin altında elektrik çarpması sonucu ölmüş leyleklerle karşılaşılır göç mevsiminde.
Bakın bizim ülkemizden kaç leylek geçtiğini ne devletimiz ne hükümetimiz ne de kuruluşlarımız bilir. Buradan bir milyon leylek geçtiğini söyledik ve bunların içinde elektrik akımına kapılarak ölen leyleklerin sayısının tahmini olarak on binleri bulduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü Trakya’dan Türkiye’ye giriyorlar sonra boğazdan Anadolu’ya İzmit, Eskişehir, Konya, Mersin, Adana, Hatay boyunca devam edip, Hatay’dan ülkemizi terk ediyorlar. Tüm bu yollardaki elektrik sistemleri açıkta. Bir sayım yapmadım ama ben biliyorum ki sadece Trakya’da gözlemlediğim yerlerde on binlerce leylek ölüyor. Anadolu topraklarını da bu sayıya kattığımızda bir “soykırım” yaşandığını söyleyebiliriz.”
Çözüm ise belli. Elektrik hatlarının yeraltına alınması ki bazı dağıtım şirketleri (Bursa, Denizli ve Erzurum bölgelerinde hizmet veren) bu konuya iyi niyetli yaklaşarak çalışıyorlarmış.
İyimser bir insan olduğunu ifade eden Fikret Can, bundan sonra bakanlıkların yönlendirmesi ve dağıtım şirketlerinin hassasiyetiyle bu sorunun birkaç yıl içinde çözüleceğini umut ediyor ve ekliyor:
“Çünkü biz atalarımıza karşı da sorumluyuz. Daha dünyada doğayı, çevreyi veya azalan türleri korumak gibi kavramların olmadığı dönemlerde bizim atalarımız başta leylekler olmak üzere göçmen kuşların bakım ve tedavisi için Bursa’da Gurabahane-i Laklakan’ı kurmuşlar. Sadece orada değil tabii ülkenin çeşitli yerlerinde de benzer yerler açılmış ama en ünlüsü Bursa’ydı. Bizim böyle bir kültürümüz var aslında. Eski evlerimize bakınız, hepsinde kuş evleri vardır. Dünyaya örnek olmuş bir milletiz.”
Yaban hayata yaşamını adamış bir isim Fikret Can. Yaban komşularımız yanı başımızdayken ‘evrende yalnız mıyız’ diye araştırma yaptığımızı, bir gezegende mikrop bulsak bayram edeceğimizi söylüyor. Yabani komşulardan daha iyi komşu bulamayacağımızı da ekliyor.
Can, insanlığın “akıllıyım” diye dünyada bizden önce bu topraklarda var olmuş canlıların hak ve hukukuna saygı göstermeyip onların habitatlarını ellerinden almamıza bir hukukçu ama her şeyden önce bir “insan” olarak hakkımız olmadığının da altını çiziyor.
Ve… Yaban hayat için özellikle de kuşlar için her daim göreve hazır. Edirne’den Kars’a, Ardahan’a, Yüksekova’ya kadar birçok gönüllüye bir telefon kadar uzakta. Telefonuna kayıtlı 3 bin numara olduğunu belirten Can, “Tabiri caizse Türkiye’de kuş uçsa benim haberim olur. Yaralı kuşlar konusunda Türkiye’nin herhangi bir yerinden hiç tanımadığım birisi telefonumu bir yerden bularak, beni arar. Gönüllülerle birlikte yaralı tüm kuşları tedavi merkezlerine taşımaya çalışıyoruz. Bu konuda en büyük destekçimiz Orman Bakanlığı’nın Doğa Koruma ve Milli Parklar birimi. Onların görevi bu. Yaralı hayvanlarla ilgili haber verdiğimizde o hayvanları alıyorlar ve tedavi merkezlerine götürüp, tedavi ettiriyorlar” diyor.
Dünya dengesini kurmuş ve her canlı bu denge içinde kendi döngüsünü yaşıyor milyonlarca yıldır… Bu döngüye çomak sokmaya çalışan yaramaz çocuk ise insanlar maalesef.
Fikret Can ile konuştuktan sonra sadece leyleklere değil hayata dair de çok şeyler öğrendiğimi hissediyorum. Güzelce’nin o dingin havasında bir kez daha dünyanın bu güzel insanların hatırına döndüğünü düşünüyorum.
Güzelce’de deniz ve gökyüzü ufukta sarmaş dolaş olmuştu. Sevinç çığlıkları, atılan kahkahalar, türlü şakalar tam da dingin bir pazar gününe yakışır cinstendi.
Ancak kıyıdaki onca insandan bir kişi bile telaşımıza ortak olmadığı gibi göğe yüzünü bile çevirmedi.
Oysa ki ağustosun üçüncü haftası en yoğun göç zamanıydı ve o gün üzerimizden 20 bin leylek geçti.
Eh, bu kadar leylek görmüşken gezi rotaları belirlemek de farz oldu.
Haksız mıyım?












