Nasuh Mahruki: “Dağcılık, kendine meydan okumadır”

Dağcılık disiplinin tüm hayatını yönlendirdiği Nasuh Mahruki, dünyanın zirvelerini arşınlayarak elde ettiği yaşam deneyimlerini gerek yazdığı kitaplarla gerekse verdiği seminerlerle paylaşıyor. 

Dağcılığı, insanın ‘kendisine meydan okuması’ olarak nitelendiren Mahruki, dağcılığın bu yönüyle insanların kendilerini geliştirmesine fırsat verdiğini ifade ederken öte yandan farklı coğrafya ve kültürleri deneyimleme imkanı sunduğunu da dile getiriyor. 

Röportaj: Nagihan GÖRKEN

Fotoğraflar: Hakan OĞUZ

Üniversite tercihini babasının işini devralır düşüncesiyle işletme bölümünden yana kullanan Nasuh Mahruki, Ankara’ya giderken hayatının tamamen değişeceğinden habersizdi. Tam da “Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir” sözünü haklı çıkarırcasına…

Okul duvarında gördüğü dağcılık kulübünün kurulacağı ilanıyla birlikte hayatı bambaşka dünyalara açılacak ve unvanlar da peşi sıra gelecekti; profesyonel dağcı, Everest Dağı’na tırmanan ilk Türk, kar leoparı, milli sporcu, yazar, fotoğrafçı ve AKUT’un kurucu üyesi ve başkanı. 

Çocukluğunda doğayla, hayvanlarla iç içe büyüyen Mahruki, dağcılık disiplinin getirdiği bakış açısıyla kendi yolunu aydınlattığı gibi başka yaşamlara da verdiği seminerlerle dokunuyor. Bursa’ya yolu düşen Nasuh Mahruki ile dağlarla harmanladığı hayatına dair konuştuk.

Bilkent Üniversitesi’nde okurken dağcılık kulübü kurulacağına dair ilanı görmenizle başlayan yolculuğunuz, kendinizi geliştirerek devam etmiş. Dağcılık ile uğraşmak hayatınıza nasıl bir bakış açısı ve disiplin getirdi?

Çok şey kattı. Tüm hayatım bunun üzerine kurgulandı neredeyse. 20 yaşında dağcılığa, 24 yaşımda yüksek irtifa dağcılığına başladım ve birkaç sene sonra da profesyonel oldum. Çok uzun yıllar da devam ettim. Dolayısıyla hayatımın yarısı dağcılıkla geçti diyebilirim. Hem kişisel gelişimimde hem de hayatla, insanlarla, doğayla kurduğum ilişkide 1.dereceden belirleyici bir spor oldu. Bana çok iyi geldi açıkçası. Çünkü kişiliğime, yaradılışıma, yeteneklerime uyumlu bir spor dalıydı. Dağları, doğayı, hayvanları çok seviyorum. Dağcılığı doğaya çıkma imkanı verdiği için de çok seviyorum. Onun da ötesinde dağcılık insanın kendine meydan okuduğu bir spor. Bu da kendimi geliştirmek isteyen bir yapıda olduğum için benim için ideal. Dağcılık bir de farklı kültür ve coğrafyaları deneyimleme şansı veriyor. İnsan evinden çıkıp, yepyeni yerlere gidiyor. Yepyeni insanlar ve kültürlerle temas kurma fırsatı buluyor. İşte tüm bunları üst üste koyan ve hepsini bana sunan bir spor dalıydı dağcılık. Bu yüzden uzun yıllar sürdürdüm. Bu sayede 7 kıtaya da gitme imkanım oldu. 90 civarında ülke gördüm. 7 kitap yazdım. Hatta AKUT bile dağcılar tarafından kuruldu. O yüzden dağcılığın benim hayatımda çok önemli etkisi olduğunu söyleyebilirim. İyi ki başlamışım…

1995 yılında Everest’e tırmanan ilk Türk oldunuz. 2010 yılında da yeniden tırmandınız. Bu iki tırmanış arasında kendi iç dünyanızda ne gibi değişimlerin olduğunun farkına vardınız? Kendinizde keşfettiğiniz yeni şeyler oldu mu?

İlk tırmanışımda 27 yaşındaydım. İkincisinde 42 yaşındaydım. 42 yaşında tırmanış için giderken en çok merak ettiğim performansımın nasıl olacağıydı. İkinci tırmanışta her şeyin daha çok farkında olarak gidiyordum. İlk tırmanıştaki heyecan yoktu elbette. İkinci gidişimde daha çok özlem vardı. Yıllar sonra yeniden Everest ile buluşacaktım. İlkinin değeri, heyecanı, benim üzerimdeki etkisi, Türk dağcılığına olan etkisi çok daha başkaydı.Ama ikinci gidişimden de büyük keyif aldım ve iyi ki gitmişim dedim. Zaten çok özlemiştim oraları, bahane oldu tekrar aynı coğrafya ve kültürleri görmek için. 1995’te kuzeyden Tibet’ten çıktım. İkincisinde güneyden Nepal’den çıktım. O farklılık ve bütünleşme, Everest’e her iki noktasından da tırmanmak, aslında çok keyifli oldu

O kadar çok özelliğiniz var ki… Biz bunların ancak bir tanesinde uzmanlaşıp, hobi edinebiliyoruz. Öte yandan tüm bu yaşam deneyimlerinizi kitaplaştırarak, paylaşıma da açıyorsunuz. Son kitabınız “Kendi Everest’inize Tırmanın” için yazılan önsözde: “Yaşadığımız yaşamı seçiyoruz. En önemli seçim kendimiz olmayı seçmek. Yaşamın bizden beklediği budur: “Olabildiğimizin en iyisi olmak.”… Ve yine siz bu kitapla ilgili olarak: “Herkes Everest’e tırmanmayabilir ama herkesin tırmanacağı bir Everest’i vardır. Sonuçta toplumlar biraz da yurttaşlar kendi Everest’lerine tırmandığı nispette yücelir. Bu halkın bu gençliğin özellikle kendini keşfedip kendi potansiyellerinin doruğuna ulaşması gerekiyor.

Bu anlamda yeni nesilden umutlu musunuz?

Yeni nesil içinde çok umut vadenler de, hiç etmeyenler de var. Tabii bu tamamen kültürel etkileşim ve eğitim sistemiyle ilgili bir konu. Kendini dışarıya, dünyaya açan özellikle interneti, dış dünyayı takip eden insanlar daha açık fikirli yetişiyorlar. Ama öyle yetişmeyen daha kalıplarla ve geleneklerle yürüyenler var. Hatta Türkiye’de son dönemde eğitim sistemi dini tandaslı olmaya zorlanıyor. Böyle bir ortamda yetişenler ve o eğitimin dışına çıkamayanlar ne yazık ki gezegene karşı çok açık fikirli olamıyor. Dar görüşlü bir şekilde yetişiyorlar. Bir ömür boyu da o döngüden çok azı çıkabiliyor. Çünkü küçük yaşlardan itibaren o formata giriyorlar. O yüzden çocuklara erken yaştan itibaren her şeyi görebilecekleri, öğrenebilecekleri bir sistem kurmak en iyisi. Açık ve özgür fikirli, çağdaş bakış açısıyla küresel bir yurttaş gibi hareket etmeleri en doğrusu diye düşünüyorum. Ama eğitim sistemimiz böyle değil ne yazık ki… 

Kimimiz maddi açıdan kimimiz vakit olmadığı için hobi edinmekten çekiniyoruz. Siz hobileri insan hayatında nereye koyuyorsunuz?

Hobiler çok önemli. Hobi dediğimiz şey insanların para kazandığı değil kendisini geliştirdiği özel ilgi alanları. Hobileriniz sporun, sanatın herhangi bir dalı olabilir ya da ne istiyorsanız o olabilir. Önemli olan insanın, hayatın içinde kendisiyle baş başa kalabileceği vakit, boş alanlar yaratabilmesi. Hobileri, biz seçtiğimiz için yapıyoruz bu nedenle de bizim için önemli bir şey. İnsan sevdiği, istediği bir şeyle uğraşırken “kendi en iyi haliyle” baş başa kalıyor. O kendi en iyi haliyle baş başa kalma fırsatı insanın huzurunu ve iç barışını besleyen bir durum. İnsanlar, hobilerden besleniyor. Hobi alanlarından çektikleri enerjiyi de hayatın geri kalanındaki tüm stres ve sıkıntılarıyla başa çıkmak için kullanabiliyorlar. O yüzden hobiler, insanın kendisini keşfetmesi, kendisiyle barışık olabilmesi, stresini yönetebilmesi ve hayattan keyif alabilmesi için yapılacak muhteşem bir şey. Hobinin yaşı da yok. İnsan her yaşta kendine yeni hobiler edinebilir. 

Dünyanın çok önemli zirvelerine tırmandınız. Uludağ ile aranız nasıl?

Oldukça iyi. Uludağ’a da çıktım birkaç defa. Hatta bir kurtarma operasyonuna da katılmıştık. Kurtarmadan dönerken bir kaza geçirmiştik. Zor ve sert bir kurtarma operasyonuydu. Uludağ güzel bir dağ ama hiç şakası olmaz. Hiçbir dağın şakası olmadığı gibi. Dikkatli hareket etmek lazım.

Dünyanın birçok yerini gördünüz. İllaki şuraya gidin ya da şunu yapın dediğiniz tavsiyeleriniz ne olur?

Çok var… Dünyanın en güzel şeyi seyahat etmek. Çünkü o zaman farklı kültür ve coğrafyaları deneyimleme şansı buluyorsunuz. Daha önce hiç görmediğiniz ve düşünmediğiniz şeyleri içselleştirebiliyorsunuz.

Ben Bhutan Krallığı’nı çok beğendim. Motosiklet yolculuğu yaptığımız sırada eşimle evlendiğimiz yer. Hindistan çok ilginç ve kocaman bir ülke. İç içe geçmiş binlerce kültürü barındırıyor. Coğrafyası ve doğası zaten çok güzel. Bir tarafı Himalayalar’a kadar uzanıyor diğer tarafı okyanusa kadar gidiyor. O kadar geniş bir iklimsel ve coğrafi çeşitliliği var. 20 sene önce gittiğimde Avustralya’yı çok beğenmiştim. Şimdi gitsem daha çok beğenirim herhalde diye düşünüyorum. Avustralya’da insanlar çağdaş dünyayı ve doğaya birbirine saygılı ve uyumlu bir şekilde yaşıyorlar. O günkü gözlemlerim o yöndeydi.

Antarktika’yı çok beğendim. Anlatılmaz yaşanır bir yer. Biz Türkiye’de kışı yaşarken gitmiştik. Orada yaz mevsimiydi. Güneş tepenizde dairesel bir şekilde dönüyor. 24 saat güneş batmıyor. Hiç toz yok. Dolayısıyla kirlenmiyorsunuz. Değişik bir deneyimdi o da.

Avrupa seyahatleri tabii apayrı çünkü Avrupa binlerce yıl öncesine giden eski bir kültür. Amerika yine çok ilginç. Afrika ise tek kelime ile büyüleyici bir yer. Her yerin kendine özgü güzellikleri var. Her yer güzel yeter ki seyahat etme fırsatı olsun. 

Sizin bir de STK yönünüz var. AKUT sizinle var oldu. AKUT size ve Türkiye’ye neler öğretti?

AKUT, hepimize çok şey kazandırdı aslında. AKUT’u kurmaya karar verdiğimizde ben daha 26 yaşındaydım. Bugün 49 yaşındayım artık. Bu kadar sene gönüllü bir davanın peşindeyiz. Hayatımın yarısı AKUT’ta geçti ve kişiliğime çok şey kazandırdı AKUT. Türkiye’ye çok şey kazandırdı özellikle arama-kurtarmaya, acil durumlara, afet yönetimlerine bakış açısını değiştirdi. Topluma, STK ve sosyal sorumluluk duygusu anlamında da çok şeyler kazandırdı. Yurttaşlığa ve gönüllülüğe bakış açısını değiştirdi. Tüm bu yönleriyle Türk STK hayatında tam bir inovasyondur aslında AKUT. Paranın konuşulmadığı herkesin gönüllü olduğu ütopik bir şey yarattık AKUT’ta. Canlı bir ütopya ve hâlâ yaşıyor. 

Kitaplarınız var. Nasıl geri dönüşler alıyorsunuz? Yeni kitap projeleriniz olacak mı?

7 kitabım var. Olumlu dönüşler alıyorum. Yeni kitap projeleri de var kafamda. Fotoğraf kitabı yapmak istiyorum. Yazmak istediğim daha birçok kitap var ama ne zaman vakit bulur da yazarım bilmiyorum. Hayat Türkiye’de artık giderek zorlaştı. Bu tür özel ilgi alanlarına vakit ayırmayı fazla lüks hale getirdi. Türkiye’de ne yazık ki insanlar bambaşka yüzlerce stresle boğuşmaktan yaşamına kalite katacak, keyif alacağı alanlara daha az kaynak aktarabilir hale geldi. Toplumsal bir gerginlik, stres içindeyiz. Yıllardır böyleyiz ve çıkamıyoruz bir türlü. Yakın zamanda da çıkacağız gibi görünmüyor. Tüm bunlar hepimizin hayatını, üretkenliğini ve performansını etkiliyor. 

İçinizde ukde olan bir şeyler var mı hayatta?

Aslında var. Everest’e oksijen desteksiz tırmanmak isterdim. Maalesef iki deneyimimde de olmadı. Birinde 8 bin 600’e kadar çıktım. Birinde 8 bin 500’e kadar çıktım. Son 200-300 metresinde oksijen kullandım. Güney Kutbu’na bir yürüyüş yapmak istiyordum. Özel eğitimlerini de aldım ama bir türlü denk gelmedi. Çok pahalı bir projeydi. 

Yelkenli ile bir dünya seyahati istiyorum. O henüz ukde değil, uzun vadede gerçekleşecek bir plan. Öte yandan daha çok seyahat etmek istiyorum.

Köklü ve başarılı bir aileden geliyorsunuz. Böyle bir ailede doğmasaydınız da böyle bir yaşam çizginiz olur muydu?

Yine yolum mutlaka dağlarla, doğayla buluşurdu diye düşünüyorum ama bu kadar rahat olur muydu? İşte bunun cevabını bilmiyorum. Yola başlarken avantajlı başlamak önemli bir şey. Bilkent Üniversitesi’nde okumak bana çok iyi geldi. Çok iyi bir üniversite, kampüs, ortam, iyi öğrenciler, iyi hocalar… Oradan çıktı her şey. Dağcılığa da orada başladım. Yüksek irtifa dağcılığına nasıl başlayacağımı bilmezken okula gelen bir Rus matematik profesörüyle tanışıp onun sayesinde yüksek irtifa dağcılığına başladım. Ve ondan sonrası zaten çorap söküğü gibi geldi. Bir taraftan yazar oldum. Kar leoparı unvanı öyle geldi. Everest projesi yine Ruslarla yaptığım bir tırmanışta tanıştığım birileriyle geldi. Yani o kapılar üst üste açıldı hep. O yüzden başlangıçta o fırsatlara ulaşabileceğimiz bir yerde olmanın çok avantajlı olduğunu söyleyebilirim. Ama ondan sonraki süreç kişinin tamamen kendi gayreti, o fırsatları ne kadar fark edebilip, hayatına yansıtabildiği ve hakkını verebildiği ile alakalı. Başka türlü bir hayata gelseydim buralara gelir miydim, bunun cevabını vermek zor. Ama yolum mutlaka dağlarla, doğayla, insanlarla yardım etmeyle kesişirdi. Bu benim kişiliğim zaten. 

Peki siz çocuklarınıza en büyük miras olarak neyi bırakacaksınız?

En büyük miras olarak çok düzgün, memlekete faydalı bir aileden gelmenin sorumluluğunu bırakacağım her şeyden önce. İyi, faydalı, duyarlı, dürüst, namuslu insanlar olacaktırlar diye düşünüyorum. Yaşadıkları topluma da hep faydalı şeyler yapacaklarını ümit ediyorum.

Bu röportaj Bursa Travel Dergisi’nde yayınlanmıştır. 

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön